EKONOMİ BORSA GAZETESİ
Bağımsız merkez bankaları genellikle daha düşük enflasyon oranlarına sahip olma eğilimindedir. Bununla birlikte günümüzde hane halkı, yatırımcılar ve ekonominin diğer bütün oyuncuları, ceplerinde taşıdıkları banknotların bir otorite tarafından bağımsız olarak kontrol edilmesini, devletin müdahale etmesinden daha sağlıklı ve 'güvenilir' bulur. İşte bu yüzden bazılarına göre 'Her şeyden önce bağımsız olması gereken ilk şey Merkez Bankaları'dır.
Tarihsel olarak, ekonomideki yönetim yaklaşımları arasındaki en önemli ayrışmalar, serbest piyasa ekonomisi savunucuları ile devlet müdahalesini benimseyenler arasında olmuştur. Bu farklı bakış açıları, "Klasik, Liberal" ve "Müdahaleci" ekonomi anlayışları olarak geniş bir çerçevede değerlendirilebilir.
Klasik ekonominin temsilcisi olarak kabul edilen "Liberaller," ekonominin doğal olarak kendi kendini düzenleyebileceğine inanırlar. Ekonominin Babası olarak bilinen Adam Smith'in 1776 tarihli "Ulusların Zenginliği" adlı eseri, serbest piyasanın ve rekabetin ekonomik büyümeyi desteklediği fikrini vurgular. Liberallere göre, bireylerin kendi çıkarları doğrultusunda faaliyet gösterdiği bir piyasa sistemi, en etkin ekonomik sonuçları doğurur. Devlet müdahalesi minimum düzeyde olmalıdır.
Bununla birlikte, John Maynard Keynes'in 1936 tarihli "Genel Teori" adlı eseri ile birlikte "Müdahaleci" ekonomik yaklaşım da güç kazandı. Keynes'e göre, özellikle durgunluk ve işsizlik dönemlerinde serbest piyasa mekanizması yeterli olmayabilirdi. Bu tür durumlarda devlet, ekonomiye müdahale ederek talep yaratmalı ve ekonomik istikrarı sağlamalıdır. Bu yaklaşıma göre, devlet, kamu harcamaları gibi politika araçları ile ekonomik dengesizlikleri düzeltebilir.
Ayrıca, "Merkez Bankası" da ekonomideki bu iki yaklaşım arasında bir denge noktasını temsil eder. Merkez Bankaları, ülkenin para politikasını yönetir ve para arzını kontrol ederken aynı zamanda enflasyonu ve ekonomik istikrarsızlığı kontrol etmeye çalışırlar. Bu bağlamda, Merkez Bankalarının bağımsızlığı da tartışma konusu olmuştur. Kimi ekonomistler, Merkez Bankalarının ekonomik kararlarını bağımsız bir şekilde alması gerektiğini savunurken, bazıları da daha fazla devlet müdahalesi ve denetim talep eder.
Dünya, yüzünü her ne kadar devlet müdahalesinin olduğu bir “piyasa ekonomisine” dönmüş olsa da, çoğunluk tarafından kabul edilen belki de tek bağımsızlık hakkı, günümüzde “Merkez Bankaları”na verilmiştir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Avrupa Merkez Bankası, Amerika Merkez Bankası, Rusya Merkez Bankası ve daha niceleri, yetkililere sorulduğunda hep tam bağımsızdır. Peki bu gerçekten doğru mudur? Kararlar gerçekten kamu yetkilerinin istek ve arzularından bütünüyle arındırılmış bir şekilde, seçimler, iktidar ve siyasi çekişmelerin gölgesi altında kalmadan özgürce mi veriliyor?
“BAĞIMSIZLIK DEDİĞİNİZ NEDİR ?”
Bağımsızlık denilen şey nedir? Doğru kararlar alınabilmesi için yetkinliğe sahip olduğu “düşünülen” bir takım insanın istediği her türlü kararı almaları için onlara verilmiş bir “izin” veya “ hak” mıdır?
Ünlü Amerikalı ekonomist ve eski Federal Reserve (Fed) üyesi Frederic Mishkin, "The Economics of Money, Banking and Financial Markets" adlı eserinde, dünyanın en özgür merkez bankası olarak kabul edilen Amerika Merkez Bankası'nı (Fed) örnek alarak bu soruları yanıtlamaya çalışır.
1913 yılında kurulan Fed, daha önce ortadan kalkmış olan iki farklı merkez bankasının yerine (ilki The First Bank of the United States, ikincisi The Second Bank of the United States) kurulmuştur. Amerikan halkının genel bir özelliği olarak, 1811 ve 1836 yıllarında kapanmış olan ilk iki merkez bankasından çıkarılan derslerle, parasal konularda yetkinliğin tek bir elde toplanmasını istememişlerdir. Bu nedenle 1913 yılında kurulan ve günümüzde faaliyetlerine devam eden Fed, 12 eyalette şubeleri bulunan girifit bir yapıya sahiptir. Governörler Kurulu, FOMC (Federal Açık Piyasa Komitesi), Federal Danışma Konseyi gibi farklı kolları bulunan ve 3000'den fazla ticari bankanın denetimine katıldığı bir sistem şeklinde örgütlenmiştir.
ESAS OLAN MERKEZİLEŞMEMİŞ BİR YAPIDIR
Federal Reserve'in kurucuları, henüz bankanın işleyişine dair planlamalar yapılırken, merkezileşmiş bir Fed yönetiminin oluşturabileceği zorlukları ve baskıları önceden gördüler. Bu nedenle, Federal Reserve Bankası'nın kuruluşunda merkezileşmemiş bir yapı benimsendi. Bu sistem, farklı bölgelerden farklı görüşlerinde dinlenebilmesi amacıyla, ülke genelinde 12 farklı Federal Reserve Bankası'nın oluşturduğu bir ağ üzerine inşa edildi.
Kuruluş aşamasında, Federal Reserve'in bağımsızlığını ve etkinliğini korumak için özenle tasarlanmış bir dizi yapı oluşturuldu. Bu yapılar aracılığıyla Fed'in merkezi yönetimden bağımsızlığı sağlanmış ve farklı bölgelerin ihtiyaçlarına uygun çözümler üretmesi hedeflendi. Federal Reserve'in bu karmaşık yapısı, zaman içinde yasal değişikliklere tabi tutulmuş olsa da, temel prensipler korunmuş ve yapısal çeşitlilik sürdürülmüştür.
Bu yapıların ilki, ABD Başkanı tarafından atanan ve Senato tarafından onaylanan 7 üyeli Governörler Kurulu'dur. Bu kurul, para politikalarını belirleme ve uygulama yetkisine sahip olup, ekonominin genel durumunu değerlendiren önemli bir rol üstlenmektedir.
New York, St. Louis, Boston gibi bölgesel Federal Reserve Bankaları da bu yapı içerisinde yer alır. 12 farklı bölgede bulunan bu bankalar, yerel ekonomik koşulların izlenmesi ve raporlanması gibi görevleri üstlenirken. Federal Danışma Konseyi adı verilen bir diğer kurul ise, Federal Reserv Bankalarına danışmanlık eden bir komiteyi ifade eder. Bu komite 12 üye bankacı tarafından oluşturulur. Yalnız burada New York’ta bulunan Federal Reserve Bankası’na bir parantez açmakta fayda var. New York, ülkenin en merkezleşmiş ve güçlü finansal kuruluşlarına olan yakınlığı ve bölgesel merkez bankaları içerisinde sahip olduğu büyük bilanço ile, diğer bölgesel Federal Reserve Bankaları’ndan daha ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Frederic Mishkin tarafından aktarılan bilgilere göre diğer bölgesel Fed başkanlarının aksine yalnızca New York Fed Başkanı, para politikasının ana hatlarının çizildiği FOMC toplantısında daimi üyedir. Bununla birlikte FOMC’nin başkan yardımcısı konumunda bulunmaktadır. Günümüzde New York Fed Başkanı olarak görev yapan John Williams, aynı zamanda FOMC Başkan Yardımcısıdır.
Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC) ise Federal Reserve'in en önemli karar mercii olarak kabul edilir. Bu komite, para politikalarının belirlenmesi ve uygulanmasında merkezi bir rol oynar. FOMC üyeleri, ekonominin mevcut durumunu analiz ederek faiz oranları gibi önemli kararları alırlar.
Tüm bu yapılar, Federal Reserve'in farklı bölgelerin ve sektörlerin görüşlerini yansıtan bir yapıda işlemesini sağlamak amacıyla tasarlanmıştır. Bu sayede, merkezi yönetimin oluşturabileceği baskıların önüne geçilerek, ekonomik istikrar ve bağımsızlık korunmuştur.
Federal Reserve'in bu karmaşık ve çeşitlendirilmiş yapısı, zaman içinde değişikliklere uğrasa da, temel felsefesi olan çeşitlilik, bağımsızlık ve merkezileşmemiş yapı ilkesi korunmuştur. Bu sayede, Federal Reserve hem ekonominin genel istikrarını sağlama görevini yerine getirmiş, hem de demokratik bir temsil sağlayarak farklı görüşleri içinde barındırmıştır.
ÖZGÜRLÜK HER ZAMAN TOZPEMBE DEĞİLDİR
Fed için her şey göründüğü kadar demokratik değildir. Öncelikle faiz kararlarının alındığı FOMC toplantısının 7 üyesi, ABD Başkanı tarafından atanan Governorler kurulu üyeleridir. Dolayısıyla faiz kararlarının alınmasında Başkan tarafından atanan bu 7 üyenin rolü büyüktür. Yine de buraya bir parantez açmakta fayda var. Her ne kadar Governorler Kurulu, ABD Başkanı tarafından atansa da, her ABD Başkanı bu kurulun üyelerini değiştirme şansına sahip değil. Governorler Kurulu üyeleri 14 yıllık bir görev süresine sahiptirler. Bu sebeple bu süre zarfında birçok ABD Başkanı’nın göreve gelip gidiyor olması, onların ABD Başkanı ile sıkı ilişkiler kurma gereksinimlerini ortadan kaldırır. Yalnızca gelenek olarak, ABD Başkanı’nın değişmesinin ardından Governorler Kurulu Başkanı, ABD Başkanı’na istifasını sunar. Bununla birlikte bu istifa her zaman kabul edilmediği gibi, zaman zaman demokrat bir hükümet tarafından göreve getirilen Governorler Kurulu Başkanı (Fed Başkanı), cumhuriyetçi bir hükümet içinde uzun süre görevde kalmaya layık görülmüştür. 1951-1970 yılları arasında Fed Başkanı olarak görev yapmış olan ve başlangıçta Demokrat Harry Truman hükümeti tarafından atanmış olan William McChesney, Cumhuriyetçi Başkan Eisenhower, Demokrat Kennedy, Demokrat Johnson ve Cumhuriyetçi Nixon hükümetleri tarafından göreve tekrar atanmıştır. Bu durum aslında, yeni gelen hükümetin, ekonomide kendi kadrolarını yönetime getirmek için bir çaba sarf etmediğini, aksine doğru giden bir ekonomi yönetimini hangi pariteye bağlı olduğu fark etmeksizin desteklediklerin gösteriyor.
Her ne kadar Governorler Kurulu’nun 7 üyesi, zaman farkından doğan bazı çeşitli sebeplerden ABD Başkanı tarafından kontrol edilemiyor olsa da, Fed, tamimiyle dış müdahalelere kapalı değildir. Çeşitli yöntemlerle kurul üyelerinin manipüle edilmesi mümkünken, çerçevesi yasalar ile belirlenmiş Fed, yine yasalar aracılığıyla müdahaleye aslında bütünüyle açıktır.
Bütün bunların aksine, her ne kadar yapısı kanunlar ile belirlenmiş olan bir yapının bağımsızlığı tartışmalara açık olsa da, genel tarihsel olarak baktığımızda, hemen hemen bütün dönemlerde Fed’in politik çerçevelerden uzak olarak, enflasyonla mücadele için rasyonel kararlar almış olduğunu görürüz. Frederic Mishkin tarafından aktarılan bilgilere göre, Fed, dünyanın en bağımsız merkez bankalarından birisidir.
BAĞIMSIZLIK, GÜÇ GETİRİ
Mishkin, merkez bankalarının bağımsızlığını inceleyerek temel çerçeveleri ele alır. Bu çerçevelerden belki de en önemlisi, bir merkez bankasının iç denetim mekanizmasına mı yoksa dış denetim mekanizmasına mı tabi olduğudur. Federal Reserve (Fed) örneği üzerinden konuyu özetlemek gerekirse, Fed kendi içinde kendini denetleyen bir yapıya sahiptir. Governorlar Kurulu, FOMC, Federal Danışma Konseyi gibi dağınık ve merkezi olmayan yapılar, Federal Reserve'e kendi iç denetim mekanizmasını oluşturma fırsatı sunar. Governorler Kurulu’nun her bölgesel Federal Reserv Bankası’na 3 yönetici ataması, üye ticari bankaların bölgesel Fed bankaları ile olan sıkı temasları ve Federal Danışma Konseyi üyelerinin yine iç bir mekanizma sayesinde 12 Bölgesel Fed Bankası tarafından atanıyor olması, sağladığı girifit yapı sayesinde dışarıdan ya da hükümet yetkililerinden gelebilecek müdahaleleri minimuma indiriyor. Yine Mishkin’e göre Fed’in bu girifit yapısı, Amerikan ekonomisinin bu kadar güçlü olmasındaki en büyük etkenlerden bir tanesi.
“BAĞIMSIZLAR ENFLASYONDAN KORKMAZ”
Diğer ülkelere ait merkez bankalarına kısa bir bakış atacak olursak, enflasyon ve merkez bankalarının bağımsızlığı arasındaki bağlantıyı net bir şekilde görebiliriz. İngiltere Merkez Bankası’nı ele alarak konuya bir giriş yapmak mümkün. 1694 yılında kurulan - yani Amerikan Bağımsızlık Savaşı dahi gerçekleşmemişken - İngiltere Merkez Bankası (BoE), en eski merkez bankalarından biri olmasına rağmen, 1997 yılına kadar gelişmiş ekonomiler içerisinde en az bağımsızlığa sahip olan merkez bankası konumundaydı. 1946 yılında yürürlüğe konulan bir kanun çerçevesinde İngiltere Merkez Bankası Başkanı doğrudan 5 yıllık bir dönem için hükümet tarafından atanmaktaydı. Bununla birlikte faiz oranlarına ilişkin alınan kararlar atanmış olan Merkez Bankası Başkanı tarafından değil, mevcut hükümetin Maliye Bakanı tarafından veriliyordu. 1997 yılında iktidara gelen İşçi Partisi’nin Maliye Bakanı Gordon Brown sürpriz bir açıklama yaparak bundan böyle faiz oranlarını belirlemede yetkinin İngiltere Merkez Bankası’na ait olduğunu duyurdu Bununla birlikte bu durum, BoE’nin tam bir bağımsızlığa sahip olduğu anlamına gelmiyordu. Yayımlanan yeni kurallar çerçevesinde, uç durumlar dahilinde Maliye Bakanlığı, BoE tarafından alınan faiz kararlarını bozma hakkına sahipti.
İngiltere Merkez Bankası (BoE) gibi bağımsızlık derecesi sınırlı olan bir kurumun yanı sıra, Amerika Merkez Bankası (Fed) ile kıyaslandığında ondan daha fazla bağımsızlığa sahip olan merkez bankaları da mevcut. Bu noktada Avrupa Merkez Bankası (ECB), oldukça iyi bir örnek teşkil ediyor. Ocak 1999'da Maastricht Anlaşması ile kurulan Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Avrupa Merkez Bankası Sistemi (ESCB), Amerika'daki Federal Reserve Sistemi'nden ilham alınarak oluşturuldu. Bu yapı içinde üye ülkelerin her birine bölgesel Federal Reserve Bankalarının görevleri verildi. Bu perspektiften bakıldığında Avrupa Merkez Bankası (ECB), Federal Reserve dahil diğer tüm merkez bankalarından daha fazla bağımsızlıkla hareket ediyor gibi görünmektedir. Temelde bunun nedeni, ECB'nin görev tanımının ve yetkilerinin kolayca değiştirilemez olmasıdır. Bugün ECB'nin yetkilerini sınırlamak veya denetim altına almak için Maastricht Anlaşması'nın yeniden revize edilmesi ve bu revizyonun tüm üye ülkelerin onayını alması gerekiyor.
NE KADAR KISIT, O KADAR ENFLASYON
Bu bağımsızlık söylemleri bize temel bir soruyu sormaya itiyor. Bağımsız olan Merkez Bankası’na sahip bir ülke ile daha az bağımsız olan Merkez Bankası’na sahip ülkeler arasında, enflasyon oranları açısından gözle görülür bir fark var mı? Mishkin’e göre evet. Kitabında 1973-1988 yılları arasında, bağımsızlıklarına göre sıralanmış 17 Merkez Bankası’nı enflasyon oranlarına göre kıyaslıyor. Çıkan sonuçlara göre en düşük enflasyona sahip olan ülke, o dönem için en bağımsız Merkez Bankası’na sahip Almanya olurken, en yüksek enflasyon oranına sahip ülke ise o dönem için Merkez Bankası özgürlüğü en çok kısıtlı olan İspanya’da bulunuyor.
İşte bu sonuç, belki de ülkelerin ders alması gereken bir cevabı bizlere sunuyor…